رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا، وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ، وَأَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ.
رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ
Ses yüklenemedi. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemiş başka, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.
Biçim: “İftaḥ” (افْتَحْ) emir kipindedir; “hüküm ver” veya “kararı açığa çıkar” anlamına gelir. Bu, Şuayb’ın kendilerini sürgün etmekle tehdit eden müşriklerle yaşadığı ihtilafın çözüme kavuşturulması sırasında yaptığı duadır.
Şeyh Abdurrahman es-Sa'dî'nin tefsiri
“Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir.
Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir.
Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu.
3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir.
Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar.
Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam: “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır.
“Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü.
İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi.
İmam İbn Kesîr'in tefsiri
İbn Kesîr şöyle belirtir: “Allah, Şuayb’ın duasına icabet ederek kavmini deprem ve bulutun gölgesindeki azapla (Azâbü’z-Zulle) cezalandırdı.”
Baghawî Tefsiri
“Allah bizi ondan kurtardıktan sonra sizin yolunuza dönecek olursak, Allah’a karşı mutlaka yalan uydurmuş oluruz. Allah bizi ondan kurtardıktan sonra ona dönmemiz bize yakışmaz…”
“... Rabbimiz Allah dilemedikçe...” Şuayb şöyle der: “Ancak Allah’ın ilminde ve iradesinde bizim için böyle takdir edilmişse, o zaman geri döneriz. Çünkü bu durumda Allah’ın hakkımızda takdir ettiği gerçekleşmiş ve bize yönelik hükmü yerine gelmiş olur.”
Şuayb (a.s.) onların inancına hiçbir zaman bağlı olmadığı hâlde, Allah’ın “Ya da mutlaka bizim yolumuza döneceksiniz” (A‘râf suresi, 88. ayet) ve “Ona dönmemiz bize yakışmaz” sözlerinin ne anlama geldiği sorulursa, Şuayb şöyle demiştir: “Ona girmemiz bize yakışmaz.”
Bu ifadenin anlamının “Sizin inancınızın takipçilerinden olursak” olduğu görüşü de vardır. Bu durumda “dönmek” kelimesi “olmak” anlamındadır.
Burada Şuayb’ın kavminin kastedildiği görüşü de vardır; çünkü onlar önceleri inkârcıydılar, sonra iman ettiler ve Şuayb onlar adına cevap verdi. Yüce Allah’ın şu sözleri:
“...Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır!...” O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
“...Allah’a tevekkül ettik!...” Bize yönelttiğiniz tehditler konusunda Allah’a tevekkül ettik.
Ardından Şuayb onların kurtulacağından ümidini kesince şöyle dedi:
“...Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hüküm ver...” Yani hakkımızda hükmünü ver. “El-Fettâh” (Açan) kelimesi “el-Kâdî” (Hâkim) anlamına gelir.
“...Hak ile; çünkü Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.” Yani hüküm verenlerin en hayırlısı Sensin.
Taberî Tefsiri’nde “el-Fâtih” sıfatının dil bakımından “hakka zafer kazandıran Hâkim” anlamına geldiği açıklanır.